THE ORPHAN MASTER'S SON'IN YAZARI ADAM JOHNSON İLE SÖYLEŞİ - nineva

2012-09-03 15:54:36

24 Ocak 2012 tarihinde www.theparisreview.org 'da yayımlanan Karan Mahajan'ın Adam Johnson's ile yaptığı röportaj

Çeviren: Emre Uzundağ

http://www.theparisreview.org/blog/2012/01/24/adam-johnson-on-%E2%80%98the-orphan-master%E2%80%99s-son%E2%80%99/ (for English version)

 

19 Aralık 2011’de Adam Johnson’ın ‘The Orphan Master’s Son’ adlı yeni romanının baş karakterlerinden birisi öldü. Karakterin adı Kim Jong İl’di . Kim Jong İl yaşıyor olsaydı, Johnson’ın  afacan,şeytansı  ve tehlikeli biçimde değişken modern Kuzey Kore’sini takdirle karşılayabilirdi. Fakat, kitabın kahramanı, umutsuz bir biçimde özgürlüğü için işçi kampından kaçan sıradan vatandaş Jun Do’nun kendisinden rol çalmasından rahatsızlık duyabilirdi.

 Güney Dakota ve Arizona’da büyüyen, Stanford Üniversitesi’nde yazı dersleri veren Johnson daha önce de distopik öğelere ağırlık vermişti (‘Emporium’ -kısa hikaye ve ‘Parasites Like Us-roman). Ama her iki kitabında da distopik öğeler bu kadar geniş kapsamlı değildi veya  böylesine yabancı bir coğrafyada geçmiyordu. Bu ayın başında Johnson’la telefonda  Kuzey Kore hakkında yazmaya nasıl başladığı ve hakkında çok az şey bilinen bir yer üzerinde yazmanın zorlukları konusunda konuştum.

 Bu kitabı yazmak için yedi yıllık bir araştırma sürecini geride bıraktınız. Hatta bir defa Kuzey Kore’ye de gittiniz. Kim Jong İl’in ölüm haberini aldığınızda nasıl bir duygusal tepki verdiniz?

 Ölüm haberini aldığımda kitap çoktan bitmişti. Kitabı yazarken, Kim Jong İl yanı başımdaydı sanki. Ancak bu da yanılgılarımızdan biri. Ben daha çok, 24 milyonluk Kuzey Koreli adına endişelenmiştim. Özgürleşebilecekler miydi? Bir değişim gerçekleşebilecek miydi? Yoksa bir darbe mi olacaktı? Ülkenin paraya o kadar ihtiyacı vardı ki, Kim ölmeden kısa bir süre önce, Amerika pasaportu olanlara özel bir turizm programı geliştirmişlerdi. Dünyaya açılmaya başlamışlardı. Pyongyang’da yeni bir jean mağazası açıldı. Öyle ki artık cep telefonu bile kullanabilirsiniz.

 Ancak, Kim’in ölümü ile birlikte Kuzey Kore’nin bilinmezliği, gizemi daha da derinleşti. Kaddafi’nin nasıl yakalandığını, neler yaptığını biliyoruz. Hakkında yazılanları okuyabiliyoruz. Her şeyi ama her şeyi. Fakat Kim için bir otopsi bile yapılmadı. Nasıl öldü? Koruması mı bıçakladı? Zehirlendi mi? Kalp krizi mi geçirdi? Gerçeği bir gün öğrenebilecek miyiz? Bu bilinmezlik insanlara daha çekici geliyor, onları meraklandırıyor.

 Neden Kuzey Kore hakkında yazmayı seçtiniz?

 2004 yılındaki başkanlık seçimlerinde propaganda kavramı ile ilgilenmeye başladım. Bush yönetimi bir seçmen olarak sürekli yükleniyordu bizlere. Hatırlıyorum da,  temelinde ormanların yok edilmesine yönelik geliştirilen, ‘İyileştirilmiş Ormanlar Sözleşmesi’ ni hazırlamışlardı. Bunun bir dönüm noktası olduğuna inanmıştım, fakat Kuzey Kore’deki çalışmalarımda tüm bunların bir propaganda olduğunu anladım.

 Kuzey Kore’de, ‘Yodok’ ya da ‘15.Kamp’ diye bilinen bir hapishane var. Kang Chol-hwan’ın anıları (The Aquariums of Pyongyang) sayesinde bu hapishane hakkında bir çok şey biliyoruz.  O hapishaneye, çocuklarınla, kardeşlerinle, amcalarınla yani bütün ailenle birlikte giriyorsun ve bir daha asla çıkamıyorsun. ‘Yodok’ ta şu an yaklaşık 50 bin kişi bulunuyor.  Ölümlerine kadar insanlar içeride ‘Yaşlılara Saygı’  isimli bir mobilya fabrikasında çalışıyorlar. Fabrikayı bu isimle adlandırmaları bile başlı başına bir neden benim için.

 Bir arkadaşınızın yardımlarıyla, bir hükümet gezisi ayarlayıp Kuzey Kore’ye gidebildiğinizi söylemiştiniz bir söyleşinizde. Kimdi bu arkadaşınız ve sizi Kuzey Kore’ye nasıl soktu?

 Arkadaşım, Kuzey Kore’de elma ağacı tohumları eken sivil bir örgütte çalışıyordu. Ayrıca güneydeki, yetimler ile de ilgileniyordu. Arkadaşım Kuzey Koreliydi. Aynı zamanda Kore Savaş’ı yetimlerindendi. Sadece insancıl çalışmalar yürüten, hem Kuzey ile hem de Güney ile iyi ilişkiler içinde olan, her iki tarafca da güvenilir bir insandı. Kitabımın bir faydası olacağına inandı ve bana yardım etmek adına bütün imkanlarını seferber etti.

 Ziyaretinizin sebebi olarak, Kuzey Kore hükümetine nasıl bir açıklamada bulundunuz?

 Başvuru yapan dört kişiydik ve resmi olarak VIP turist sayılıyorduk. Arkadaşım, yetkililer tarafında derin bir çoşkuyla karşılanıyordu. Bense yok sayılıyordum ki, bu benim tercih edeceğim bir durumdu. Her şeyi gözlemlemeye çalışıyordum ve bu tutumlarıi bu isteğimi gerçekleştirmek için özgür bir ortam sağlıyordu bana. Sokaklarda çöp kutuları var mıydı? Sokaklar asfalt mı, toprak mı yoksa taştan mıydı? İtfaiye var mıydı? İnsanların evlerinin önünde posta kutuları bulunuyor muydu? Giydikleri ayakkabılar nelerdi? Tüm bunları bilmek istiyordum.

 Kuzey Koreliler, bir Amerikalının kendilerine bu kadar yakın olmasından tedirginlik duyuyorlardı.  İşini iyi yapan bir korumamız, dikkatini araba sürmenin dışında bir çok şeye veren bir şoförümüz vardı. Bir de, amacının turistler için anı olarak saklayabilecekleri bir DVD hazırlamak olduğunu söyleyen, her şeyi seksenlerden kalma Sony video kamerasına çeken fakat kesinlikle konuşmayan bir genç de bize eşlik ediyordu. Korumaların bağlı olduğu şirketin müdürü sık sık yanımıza uğruyor ve onlara görevlerini hatırlatıyordu. Sık sık geliyordu çünkü bizler Amerikalıydık. Kuzey Kore’de bir yabancı ile iletişim kurmak yasaktır. Bunu bilerek gittim oraya ve bir Kuzey Koreli ile iletişim kurma hayallerim olmadı.

 Böylesi politik bir ziyaret düzenlediğinizde, Yanggak Adası’ndaki Yanggakdo Oteli’nde kalıyorsunuz. Adaya girişler özel izinlerle sağlanıyor ve vatandaşlara bu izin verilmiyor. Otel de ise yalnızca sözleşmeli Çinliler çalıştırılıyor. Bu yüzden otelde ancak Çinliler ile konuşabiliyorsunuz.

 Korumalarınızdan herhangi biri Amerika hakkında sorular sordu mu?

 Hayır. Hiç ilgiliymiş gibi görünmüyorlardı.

 Romanınız için araştırma yaparken, totaliter rejimler hakkındaki külliyattan faydalandınız mı?

 Çoğunlukla Kuzey Kore üzerine okumalar yaptım. Gulaglar ya da Doğu Avrupa hakkında araştırmalar yapmadım çünkü birbirlerinden çok farklılar. Doğu Berlin’de insanlar kot pantolon giymek istiyorlardı çünkü dışarıda bir yerlerde kendi yaşamlarından farklı bir yaşamın olduğunun farkındalardı. Onu istiyorlar ve ona sahip olmak adına her şeyi göze alıyorlardı. Kuzey Kore’de ise, insanlar kendilerine anlatılanların yalandan ibaret olduğunu biliyorlar fakat gerçeğin ne olabileceğine dair fikir sahibi değillerdi.

 Kitapta, belki baskıya bir tepki olarak, yan karakterlerin birçoğunun umursamaz bir havası var. Bu sizin araştırmalarınızda karşınıza çıkan bir durum muydu?

 Kuzey Kore’ye gittiğimde ortada hiçbir ironi yoktu. Kelimenin ikinci anlamını kullanmak, ironi yapmak ya da mecaz yapmak tehlikeli bir durum, söz konusu Kuzey Kore ise. Pyongyang’ta beni ilk götürdükleri yer ‘Ulusal Kore Tarihi Müzesi’ydi. İlk gezdiğim sergi ise, kafatası sergisiydi. Kafatasının bir tanesinin dört buçuk milyon yıllık olduğu ve Pyongyang’ta Taedong Nehri’nin kıyılarında bulunduğunu söylemişlerdi. Sonra, insanlığın Pyongyang’ta başladığını resmeden bir duvar resmi gösterdiler. Kuzey Kore’den, sırasıyla Asya, Avrupa, Afrika ve son olarak Amerika’ya kadar uzanan bir soy ağacı tablosunu gösterdiler. Yanımızda bulunan, doktorasını tamamlamış yetkiliye (ki elbette bir doktora derecesi yoktu, yalnızca kendisine ezberletilenleri tekrar ediyordu.) insanların dünyaya Afrika’dan yayılıp yayılmadıklarını sordum. “Hayır. Pyongyang’tan”  dedi. Ben de “Peki bu bir maymun kafatası?” mı diye sordum. “Hayır, bir Koreli’nin”  diye yanıt verdi. Konuşmasını, benim de doğal olarak bir Koreli olduğum şeklinde sonuçlandırdı. Ben alaylı biçimde kafamı salladığımda, yanımda yer alan yedi Kuzey Koreli refaketçim, bu yargıyı onaylayıcı biçimde başlarını salladılar.

 Kitabımda, karakterlerime ironik olma hakkını tanımadım. Fakat bunun, Batılı okuyucular tarafından anlaşılmış olması başlı başlına bir ironi. Kuzey Kore’deyseniz, maruz kaldığınız, tekinsiz bir tonda yinelenen ve ironik olmayan bir propagandadır.

 Emporium’un gelecekte ve Parasites Like Us’ın kıyamet sonrası bir dönemde geçerken son kitabınızla birlikte bu kitaplarda kullanmış olduğunuz üsluptan vazgeçmiş gibi duruyorsunuz. Hem üslup hem de tür olarak bir değişime gittiğiniz söylenebilir mi?

 Kuzey Kore sizce bir bilimkurgu değil midir? Ben Kim Jong İl’in yeniden hayata dönmesini bekliyorum çünkü bunun mümkün olacağı tek ülke Kuzey Kore. Doğrusu Kuzey Kore’ye ilgim daha çok bu ülkenin tuhaflıkları üzerinden oluşmaya başladı: Kenji Fujimoto’nun masalları, Kim’in suşi şefi, jet ski aşkı ve ‘Iron Chef’ isimli programa duymuş olduğu sevgi.  Kim’in, Godzilla’nın komünist uyarlaması olan Pulgasari filmini çekmek için, Güney Koreli bir aktristi kocasıyla beraber kaçırdığını ve onları, kadının filmde rol almayı kabul edene kadar,  esir aldığını öğrendiğimde, bunun dünyada olabilecek en tuhaf olay olduğunu düşünmüştüm. Yazım aşamasında ise, tüm bu tuhaflıkları yok saydım. Bir kurgu da bile gerçek olamayacak kadar tuhaf olaylardı çünkü. Doğrusu, Kim’in çılgınlıklarının çok büyük bir kısmını kitaba almadım. Onu mümkün olduğunca sıradan bir insan olarak betimlemeye çalıştım. 

 

Kuzey Kore’de yaşam, dinmeyen biçimde karanlık ve korkunç. Mart ayında piyasaya çıkacak olan ve  14. Kamp’ta doğan  Shin Dong-hyuk’un yaşamını anlatan kitap bugüne kadar karşılaşmış olduğum en korkunç öykülerden birisi. Ancak, karanlık öğelerin bir çoğunu kitabıma almadım çünkü hapishanenin karanlığı öylesine kasvetliydi ki kitabı okuyamazdınız.




Kapat